Wednesday, December 31, 2008

Çılgın bir film, "La Antena"

"Bir zamanlar bir şehir varmış, birisi gelmiş ve bu şehirde yaşayanların seslerini almış. Hiç kimse bu durumdan şikayetçi olmamış... " diye başlıyor 2007 Arjantin yapımı bir dram olan La Antena. Yönetmeni de Esteban Sapir ve film İspanyolca.



İzlediğim en ilginç filmlerden biriydi, belki de ben yeterince film izlememişimdir. Her sahnesinde ayrı bir gönderme var ve toplumsal tepkisizliğe deyim yerindeyse giydirilmiş. Bu tanıdıklıktan mıdır nedir, kendimi pek bir tepinirken buldum ekran başında.
Mr. TV filmin kötü karakteri, sesi olmayan insanları televizyon aracılığı ile hipnotize ederek patentindeki ürünlerin tüketilmesini sağlamak, kitleleri kontrol altına almak çabasında. Bu arada filmde tek bir kişi dışında kimsenin sesi çıkmıyor. İnsanlar konuşurken ekranın bir kısmında ağzından çıkanlar yazı olarak geçiyor ve gerçekten harika müzikler var. Film dışında soundtrack olarak bulmak da pek mümkün olmadı ne yazık ki.

"Seslerimizi aldılar ama hala kelimelerimiz var."

otuzbiraralıkikibinsekizçarşamba falı

Ergenlik üstümüzde gezerken, sevdiğinin ismini/soyismini, altına kendi ismini/soyismini, altına o günün tarihini yazıp en baştan başlayarak, harfleri sayarak rakamsal bir dizin oluşturur, bu rakamları bir soldan bir sağdan iki basamaklı olana kadar toplar ve sonucunda sevgilinin duyduğu sevginin 100 üzerinden kaç puana denk geldiğini bulurduk.

- Seninki %'de kaç seviyor çıktı?
- % 87 !
- Ne güzel ya benimki % 36 çıkııooo...

İsimlerin ve tarihlerin bir duygu durumuna doğrudan etki edebileceğini düşündüğümüz yetmiyormuş gibi bir de aşkı istatistiklerle kategorize ediyormuşuz. %'de 100 sevilebilmenin mümkünatsızlığının farkındaymışız demek ki, o yüzden 2 basamaklı olana kadar sürdürüyorduk sanıyorum rakamları toplamayı. Belki genç %'de 1000 seviyor sanane. Buna aklımız eriyormuş demek. Helal bize. Peh.

Şimdilerde de daha popüler yöntemler kullanıyoruz yaşımız gereği. Telvelerden kısmet aramanın otuzbiraralıkikibinsekizçarşamba falından bir fark da yok ama o ergenler büyüdük, tarotçu, telveci olduk. Yoksa gülerler adama sağda solda istatistik tutarken görülürüz mazallah. Kahveleri içip çeviriyoruz. Nescafeden denersen olmaz, "Türk Kahvesi olacağdı.". İşin sonunda hep hayata dair beklentilerimizin ne kadar karşılanıp karşılamayacağı konusundaki kaygı var malum.

* Deve sırtında yükle gelecek mi?*

* Aşk kapıyı çalacak mı?*

* İçindeki sıkıntı aydınlığa kavuşacak mı?*

Bırak allasen!


Kahve falı demişken "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti" Afiş Projesi'nde 1.lik alan, Aykut Grer'e ait bu güzel afiş aklıma geldi. Turkish delight da yerli yerinde. (Projede'ki ilk 20 afiş için şu adresi ziyaret edebilirsiniz: http://www.capitalcityofeurope.com/)

Beklentilerle dolu yılbaşı mailleri geliyor. Tamam hak veriyorum iyi niyetlerde bulunmanın gücünü küçümsemiyorum ama güzelim Santa Claus'u şebek Noel Baba'ya çevrildiği mailleri imha ediyorum. Ne enteresan bu yılda da huzur, mutluluk falan bekliyormuş herkes. Daha buldum diyenini görmedim. Hayattan sürekli bir şey beklerken karşılığında 'hiçbir şey' vermeyi arzulayarak yaşıyoruz, ne güzel. Biz insanlar harikayız canım. Yoksa şüphen mi var?

Köpeğime baktım dün şöyle bir... Yeni yılda daha çok dışarı çıkmak, daha çok yemek, daha çok oyun oynamak, daha az sıçmak, mümkünse çiftleşmek istiyor. Çok da hayvanca bulmadım isteklerini, "bizden bir farkın yokmuş oğlum" dedim, geçtim.

Bu yıl da durmadan quote sevdama yenik düşeceğim. Daha iyisini söyleyebilsem dakika durmam ama hazır söylenmişi var burada:

"In the end, it's not the years in your life that count. It's the life in your years."
A.Lincoln

Tuesday, December 30, 2008

Big Fish

Tim Burton'dan büyüklere masallar... Yeni bir film değil, farkeder mi ?


Casting'i saygıdeğer, 2003 yapımı bir film Big Fish. Edward Bloom karakterinin gençliğini Ewan McGregor oynamasaydı hatırım kalırdı.

Sandra Bloom karakteri

Jessica Lange (yaşlı Sandra) ve Alison Lohman (genç Sandra)

Edward Bloom karakteri
Albert Finney (yaşlı Ed) ve Ewan McGregor (genç Ed)
Spoiler vermemeye çalışarak filmden aklımda kalan bazı replikleri yazıyorum.
Şöyle ki:

*Bir cadının öğütü: "The biggest fish in the river gets that way never being caught"
Gözümüzde büyüttüğümüz nice insanın, duygunun büyüklüğünü aslında ulaşılmaz ve tekrarlanamaz oluşundan aldığını hatırlatır cinsten bir öğüt. İyi geliyor düşündükçe.

**Alnının çatındaki sivilcesiyle hayatının aşkıyla karşılaşan Ed'ten geliyor: "They said when you meet the love of your life, time stops. What they don't tell you is that once time starts again, it moves extra fast to catch up." Güzel şeyler çabuk biter Edward, bilmiyor muydun...

* **"I discovered that most things you consider evil or wicked are simply lonely and lacking in social niceties."
Kötü bildiklerimizİ değerlendirirken olur da merhamet göstereceğimiz tutarsa "kimse kötü doğmaz" deriz ya zaman zaman, ondan işte. Lakin yalnızlık kötüleştiriyor, kalbi ruhu karartıyor. Karanlık da yanızlaştırıyor, ne yazık.

Güzel filmdir. Masalları gerçeklerden çok sevenlere özellikle tavsiye edilir.

Friday, December 26, 2008

big fish

you might be a big fish
in a little pond
doesn't mean you've won
'cause along may come
a bigger one

(Coldplay-Lost)

Thursday, December 25, 2008

En güzel Nü'ler Sascha Hüttenhain'dan geliyor...

Modellerini cıscıplak fotoğraflayan Alman bir fotoğrafçı Sascha Hüttenhain.

Yaptığı iş fevkalade zor zira fotoğrafladığı kadınlar çok çekici ve güzel, bir süre sonra bir kadın doğum doktoruymuşcasına bunca çıplaklıktan tahrik olmadığını sanıyorum. Yani oluyor da olabilir bizim için bir mahsuru yok fotoğrafları bu kadar estetik oldukları sürece.

Siyah-beyaz çalışmayı tercih ediyor, web sitesi bile siyah beyaz. Görebileceğiniz bir çok nü fotoğrafında ön planda erotizmi değil estetiği tutuyor ve bunun için de sporcularla çalışıyor. Web sitesini ziyaret ederseniz köprü kurmuş ancak tamamen çıplak kadınlarla karşılaşacaksınız. Haydi Heidi Haydi Klum'a köprü kurdurun kolaysa.

İlk fotoğraf favorim. Nasıl olurda bu kadar erotik bir görüntü bu kadar basitleştirmeden sunulabilir ki...





(daha fazlası için: http://www.huettenhain.com/)

Bazıları kasvet sever

Bir fotoğrafçı ağabeyim (şuna abi desek artık) fotoğrafta kişinin kendi tarzının oturması için fotoğrafa bakıldığında kim tarafından çekildiğinin anlaşılmasının kendini tekrar etmediği sürece o fotoğrafçı için özgünlük ifade edebileceğini söylemişti. Hollanda'lı fotoğrafçı Bianca Van der Werf'in çalışmalarına baktığım zaman bende hemen her fotoğrafı benzer bir his uyandırıyor ve sanırım bu da onun özgünlüğünden kaynaklanıyor. Ya da ben psikopatım ve bu fotoğraflar içimdeki seri katili besliyor.

Çalışmalarındaki gerilimin yoğunluğu kimini rahatsız edebilir ama ben fotoğraflarına bakmaya bir türlü doyamıyorum. Derinliklerinin, kasvetinin ve bıraktığı izlerin hayranıyım.

pilgrimage

to the other side

cleaned
strength

the last walk


(daha fazlası için: http://www.biancavanderwerf.com/)

Bütün fotoğraflar birbirleriyle akrabadırlar

"Bütün fotoğraflar birbirleriyle akrabadırlar; konuları, teknikleri ve biçemleri ne olursa olsun; birgün sonsuzda kesişeceklerdir. Stüdyoda çekilmiş bir portre veya savaşta yerle bir olmuş bir şehir fotoğrafı, filmin yüzeyini aynı "fiziksel" biçimde etkiler ve her yeniden okuma sürecinde bugünün iki boyutundan, dünün üç boyutuna göndermede bulunurlar." Merih Akoğlu

Bronz askerler projesinden;


(daha fazlası için; http://www.merihakogul.com/)

Konumuz "O.Çocukları"

Şu aralar 20 yıl önce Türk sinemasından soğuyan annemi yeni Türk filmlerini izlerken görüyorum. Bir de gelip anlatıyor ve ayıplıyor beni izlemediğim filmler olduğunu duydukça. "Issız Adam"a gitmediğim için fırça yiyorum aklına her geldiğinde. Gideceğim, aklımda. Ben de ağlayacağım ya da hade len diyeceğim belki, belki de kendimi daha ıssız bulacağım bilemiyorum.Geçenlerde TVde O. Çocukları isimli Türk filmini izlerken gördüm annemi. O sırada laptopla yanında oturmuş internette bir şeylerle uğraşıyordum ki bir süre sonra bir arkadaşımdan (biz kendisine aramızda Bahadır diyoruz) msn mesajı geldi.
- O.Çocuklarını izledin mi?
- He, şimdi oynuyor annem bakıyor ben dinliyorum.
- Şunu gördün mü?
diyerek aşağıdaki fotoğrafı gönderdi. Şahane şahane.



İşte bu şahasere bakıp şunu düşündüm; hayatın hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceği kısımlarına hayranlık besliyorum. Öteleri berileri görmeye çalışmak konusunda duyduğumuz tembellikleri hatırlatıyor bana. Her şeyi göründüğü haliyle algılayan ya da algıladığı haliyle gören zihnimizin bize süper bir kazığı bu.
Hoşbulduk, ne diyim.

Monkey Suicide

flaş! flaş! flaş!

Maymunlara yapılan bu katliamı esefle, ayşeyle, aslıyla, aliyle kınıyoruz!

power ranger, seni adam sanmıştık...

el kaide bu maymunun beynini yıkamış!

maymunlarla yapılan deneylere artık bir son verilsin!

maymun maymuna bunu yapmaz!
gözlerinin arası 1 cm olan bu maymu kurtaralım!


(daha fazlası için elle: http://www.monkeysuicide.com/)

Reel masalların fotoğrafçısı Grace Weston

Kendini ifade etmenin binbir yolundan birisi fotoğraf, üstelik bu yolu kullanan kişi için binbire ayrılan yolları da var. Nedenmiş efendim? Çünkü üretkenliğin sınırı yok. Buna örnek olarak da Amerikalı bir kadın fotoğrafçı olan Grace Weston'un fotoğraflarını göstereceğim.

Bu kadın, çocuk aklımızın dünyasını kullanarak bir yetişkin gözüyle yetişkinlere iç karartmadan; yalnızlık, korku, endişe, merak gibi duyguları mizahi ve apaydınlık karelerde kurgulayıp sunuyor. Photoshop programını yalnızca oyuncaklara istediği duruşu verebilmek için kullandığı ipleri silmek için kullanıyor yani yaptığı işlerin tamamı orjinal görsellerden oluşuyor. Buradan anlayabileceğimiz üzere kompozisyonu oluşturmak için fotoğrafı çekmekten çok daha fazla emek harcıyor.

Kendisi bence, stüdyosunda oyuncaklarla kurguladığı bir dünyayı reel masallarmış gibi fotoğraflayarak sunma becerisi ile harika bir fotoğrafçı!

Her fotoğrafına bir hikaye yazma isteği ile beni yanıp tutuşuran sen!... Gıreys!
Buradan sana öpücüklerimi gönderiyorum.

ay lav yuu gıreeeys ay lav yuu gıreeeys...

Evlilik terapisi;


Ava giden avlanır;


Rutinler ve bilinmezlikler üzerine;


(daha fazlası için elle: www.graceweston.com)