Thursday, January 22, 2009

"He's so great, maybe the greatest"... Richard Avedon

Bunu söyleyen fotoğrafın dedelerinden David Bailey olunca saygı duruşunu 1 dakika daha uzatmakta fayda var. Richard Avedon, 1923 yılında Amerika'da doğmuş Rus asıllı bir fotoğraf sanatçısı, 81 yaşında da objektifi kapamış.

Babasının hediye ettiği Rolleiflex kamerasıyla fotoğraf çekmeye başlıyor. Reklam fotoğrafları ilk profesyonel işleri ve 21 yaşında Harper's Bazaar'da çalışıyor. 22 yaşında ise kendi stüdyosuna sahip artık... Ardından Vogue ve Life dergileri için çalışıyor. Bir moda fotoğrafçısından çok çok daha fazlası olmuş her zaman. Bir kere moda fotoğraflarında anti-moda yaklaşımı mevcut. Sunulan kıyafetten ve modelden öte koleksiyonun duygusuna baktırmış, 'nasıl ya' dediğimi hatırlıyorum ilk izlediğimde.

Fotoğrafladığı her çehrenin kişiliğini, kurduğu iletişimle yansıtma lütfuna sahip doğmuş Avenon. Bu sebeptendir ki unutulmaz bir portre fotoğrafçısı olarak tarihteki yerini almış. Baskılarının büyüklüğü dillere destan, çalışmaları 8x10 feet yani (2,5x3 metre) boyutlarında olunca da günde bir baskı hazırlamış.

"A photographic portrait is a picture of someone who knows he is being photographed, and what he does with this knowledge is as much a part of the photograph as what he's wearing or how he looks." R.A.

Çektiği fotoğrafların dışında, ben çekildiği fotoğraflara baktıkça da ona hayranlık besliyorum. Gözlerindeki "seni görürüm" ifadesidir belki de, onca insanın kendinden başka bir şey olmadan onun fotoğraf karelerinde yer almasının sebebi.

Avenon, fotoğraflarıyla hayat tarihi dersi verir cinsten. Bilerek veya bilmeyerek yapmış... Tarih için de varolabilecek güzel kanıtları çıkarmış ortaya. En bilinen serilerinden biri, In the American West, web sitesinden izlemeniz tavsiye olunur. Özellikle babasının ölmeden önceki son 7 yılını içeren portresi de görülmeye değer. Democracy serisini bitermeye ise Avenon'un ömrü yetmemiş...

Çalışmalarına dair bazı fotoğraflarını paylaşıyorum. Bunların içerisinde Audrey Hepburn portesi de mevcut. Heykel kadar keskin güzelliği karşısında şu sözleri sarfetmiş Avenon;

"I am, and forever will be, devastated by the gift of Audrey Hepburn before my camera. I cannot lift her to greater heights. She is already there. I can only record. I cannot interpret her. There is no going further than who she is. She has achieved in herself her ultimate portrait."

Bilmeyenlere afiyet olsun, bilenler bir daha baksın.

Marlon Brando, 1951














Audrey Hepburn, 1953


















Cher, 1974

















Major Claude Eatherly (Hiroshima Pilotu), 1963


Democracy serisinden, Barack Obama, 2004

















(daha fazlası için; http://www.richardavedon.com/)

Tuesday, January 6, 2009

Sessizliğe dair; Micheal Kenna

Micheal Kenna İsveç yapımı Hasselbrad marka 20 yıllık bir analog fotoğraf makinasıyla gece saatlerinde veya sabaha karşı tripodunu kurup, uygun kadrajı görüp deklanşöre basan ve sonrasında makinayı 30 dk ile 1 saat arasında uzun pozlamaya bırakıp kitabını okuyan, yemeğini yiyen, ağaçlarla konuşan İngiliz bir fotoğrafçı. Şuan San Francisco'da yaşıyor.

Sessiz sessiz çalışıyor ve sanki sessizliğin fotoğrafını çekiyor. Fotoğraflarında insan görmek neredeyse mucize denebilir öyle ki reklam fotoğrafları da buna dahil. Fotoğrafı anlamlı kılan ve canlandıran insan faktörünü kullanmayarak yine de vurucu etkiler bırakabiliyor.

Kenna'nın BMW reklam serisinden bir fotoğrafı

“I am not a paparazzi photographer. I don’t run out to a landscape and snap a picture and run away again. I like to know a tree, quite closely. I’ll often spend a long time circling the tree, getting to know it. In a sense I talk to the tree. I try to be very respectful and I like to go back to that same tree two years later, five years later, or as often as I can.”

En güzel tepeden manzara fotoğrafı çekeceğim diye çırpınanların, içine de bir insan ekleyebilirsem şahane olurum diye düşünenlerin Kenna'nın eserlerine göz atması gerekiyor. Gözün göremeyeceği ama objektifin uzun pozlamayla yakalacabileceği hareketi yansıtmayı sevdiğini söylemiş bir röportajında ve diyor ki; “It’s almost like the camera is collecting residual memory. It’s unpredictable, you never know quite what you’re getting. I don’t like to be in control too much. I think it’s best if things happen irrespective of me or outside of what I’m doing. I think nature itself is such a beautiful phenomenon. Trying to control it all the time tames it somehow.”

Full Moonset, Chausey Island, France


Desert Clouds, Merzouga, Morocco

Manhattan Skyline, New York, New York, USA

Twenty One Fence Posts, Shirogane, Hokkaido, Japan


Çok uluslu banka HSBC'nin reklamlarında Kenna güzel bir seri yapmış, Türkiye'yi es geçmemişler.

(meraklısına tavsiye edilir: http://www.michaelkenna.net/)

Monday, January 5, 2009

"Espas"ı Geçmeyelim

İmla kuralları ve noktalama işaretleri konusunda hala ortaokuldan kalma kağıt üstünde öğrendiğim bilgilerimi kullanıyorum, bir de sonradan farkında olmadan öğrendiklerimi. Yanlış yapıp yapmadığımı bilemediğim, emin olamadığım durumlarda da anlatımı bozmamasına özen gösteriyorum. Mutlaka da bir çok hata yapıyorum ama bunu, bir metni okuyup anlamanın ne derece konsantrasyonla ilgili olduğunu bildiğim için önemsiyorum. Paragraflarımı ayırıyorum gözüm yorulmasın, anlatmak istediklerim aralarda kaybolmasın vurgularım hafiflemesin diye.

Manyak mıyım ben? Hayır, sadece karşımdakinin işini kolaylaştırırsam belki beni daha iyi anlar diye umuyorum. Gönlümce "nktalama isartlerniin ta a.q." falan yazma özgürlüğüm de var elbette, ancak ben onları acele yapılan msn yazışmalarıma saklıyorum.

Sanal mecrada usulüyle metin yazmayı Üniversite 1. sınıfta bilgisayar dersinde öğrenmiştim (şimdilerde Mersin'de yaşayan ve bol bol tantuni yediğini duyduğum Beyhan Hocam'a selam olsun), sanırım öğrenimim süresince konuyu fazla ciddiye almışım ki beynimdeki bazı noktalarda hasar meydana gelmiş. Çünkü ben redaktör olmadığım halde, gözlerim öyleymişim gibi davranıyor. Gözlerimin espas hatalarına olan duyarlılığından fevkalade şikayetçiyim.

Espace Fransızca'da boşluk demek ve İngilizce'deki space de buradan geliyor. Türkçemize de espas olarak geçmiş. Noktalama işaretlerinden ve kelimelerden sonra konması gereken o tek bir boşluk yok mu o tek bir boşluk...

Herhangi bir metindeki espas hatalarının sayısına göre o metni okuma hevesim bile değişebiliyor. Hele iş başındayken elime geçen resmi yazılarda, sözleşmelerde veya e-posta yazışmalarında denk geldiğim zaman o metni ciddiye almakta zorlanıyorum. Takribi olarak 3. cümleye geldiğimde metni yazan kişi hakkında kafamda infaz başlıyor:

"Hımm... özensiz birisi sanırım..."
"Hımm... göz zevki de yok bunun canım..."

Aşağıda 2009'a girişimizle kullanmaya başladığımız ve bana monopoly paralarını anımsatan boyutlarıyla İkiyüz TL'lik bir banknot var. Hayır efendim, "ikiyüz" değil "iki yüz". Bu yanlıştan ötürü koleksiyoncular koşturmuş bankalara, serinin ilk paralarını alabilmek için. Tarihi bir hataymış bu onlar için, valla benim için de öyle çünkü Türk Dil Kurumu diyor ki “Sayıların her rakamını ve basamağını gösteren sözcük ayrı yazılır”. Çek yazarken durum farklı, araya başka bir rakam konulmasın diye bitişik yazılmalı.

İş yerinde bir kamu kuruluşuna yazdığımız resmi yazı, bu imla kuralına uymadığımız için geri dönmüştü. E ben de bana bu hatayla 200 tl basan başka bir kamu kuruluşuna "bunda espas hatası var" diye parayı geri göndereyim madem.


-- Yapmayalım efendim,espasları geçmeyelim ! --
(Gözüne söyle, bu cümledeki üç yanlışı bulmakla başlasın)

Sunday, January 4, 2009

Nikol'ün Huri'si, Nuri'si, Pinti'si

Küçük esnaf olma sevdasındaki maaşlı çalışanlardan olduğum için semtimizin Büfecisi Murat abi, DVD'ci Osman abi, Emlakçısı "Arabayı az daha sağa alsana ben de gireyim" abi ile bir hukukum var. Kuaförle yok, 2 sene önce bir kere saç kestirdim tavuk götüne benzedi saçlarım, bir daha selam vermedim ona.

Bu hukukun bana verdiği yüzsüzlüğe dayanarak sokağımızın başındaki yıkık, perili olmadığına taş atarak emin olduğum köşkün akibetini öğrenmeye koyulmuştum bir ara. Araştırmalarım sonucu yaşlı ve inatçı bir teyzeye ait olduğunu, satmak istemediği için evin boş durduğunu öğrendim. Evet, tahminler doğru; turşusunu kuracakmış.

Sokağa gizemli bir hava katıyor sarmaşıklı perisiz köşk ama bunun ne bana ne de komşulara faydası olduğunu sanmıyorum. Bu durumdan faydalananlar; camlardan kuyruklarını sarkıtarak gelene geçene ıslık çalan ve içeride komün hayatı yaşadığından şüphelendiğim semtimizin kedileri. Ateş yakıp etrafında toplanıp kedi kurban eden satanist kediler bunlar, onların arasına ısrarla girmek istemeyip bizim evin bahçesine sığınan Nikol Kidmın ismindeki kedi anlattı her şeyi, paçayı zor kurtarmış. Ancak yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş kendisi. Daha 1 yaşına bile vardığını sanmıyorum, doğurdu. Bir yandan onu besleyip bir yandan Janti'nin gazabından koruduğum için belki de, hamile olduğunu bile anlamamıştım.

Bir sabah işe gitmek için evden çıktığımda önümden koşarak geçen sarı beyaz bir kedi gördüm. Alice harikalar diyarındaki Macide ben, beyaz kediyi takip ettim. Bir apartman girişinde Nikol ve ona yumulmuş kediler... Hikayemiz burada başlıyor aslında.

Ev halkıyla bu gençleri keşfedince koruma altına aldık. Aşılar, ilaçlar, sütler, ciğerler... Camdan bakıp kedileri beslediğimizi gören Janti'nin kıskançlık iniltileri eşliğinde 3-4 ayda 4 kedili 1 köpekli bir aile olduk. Önceleri içi battaniyeli, karton kutudan bir gecekondu yaptı babam onlara, 3-4 saatte bir içine sıcak su dolu şişeler yerleştirdi.

İsim de koyduk. 1'i dişi, 2'si erkek. İsimleri; Huri, Nuri, Pinti.

Meme sevdalısı Huri
Yemek paylaşmayı sevmeyen Pinti
Delikanlı Nuri


Bir gün, gençlerden Pinti'nin nefes alıp vermesindeki sorun çekti dikkatimizi, veteriner ciğerlerinde sorun olduğunu ve eve almamız gerektiğini, bu soğukta kalırsa ölebileceğini söyledi. Aldık. Janti, evdeki kedi kokusu yüzünden krizlere girip kapılarda yatsa da durumu kabullenmek zorunda kaldı. Onunla yüzleştirmeden odama yerleştirdik Pinti'yi. Beraber uyuduk, oynadık, şırıngalardan ilaçlarını içirdim, hatta Nip-Tuck'dan 3 sezon eşlik etti bana meraklı gözlerle göğsümde yatarak. Fazla izlemiş olabilir çünkü iyileşince piçin teki oldu çıktı, sokaktan geçen kızlara camdan göz kırpıyor şimdilerde.

Ancak yatağıma işediği gün annem darbe yaptı odama ve oturma odasına taşındı Pinti. Bu kez cama kafasını süren kardeşlerine açtık pencereyi. Yerleştiler iyice, mamalar kedi kumları vs. Başlarda bakmak isteyen birileri olursa verelim diyorduk ama sonraları analarının boyuna geldikleri halde hala meme emen bu ergenleri birbirlerinden ve annelerinden ayırmaya gönlümüz razı olmadı. Pinti bir daha hastalanır diye korktuk bir de...
Biz onları ayırmayalım derken ve Pinti tekrar hastalanmasın diye üzerine titrerken hedef değiştirdi hastalık. Annemin gözdesi, kapının ardından Janti'ye meydan okuyan cengaver Nuri, bundan 2 gece önce hastalandı. Üstelik 2 gündür de Nikol eve hiç gelmedi. Nuri'ye fitiller, bakımlar, beslemeler çaba etmedi. Bu sabah öldü aslan delikanlı. Ne olduğunu anlayamadan gitti derler ya, o vaziyet.

Bugün onu bahçeye gömerken annemi sakinleştirmek mümkün olmadı hiç. Ağlamasını durduramadık, bir odaya kapandı çıkmadı saatlerce. Ev halkı duman olduk. Onu gömerken, Nikol geldi. Hareketleri yavaş, gözleri normalden çok az açılır vaziyette... "Ah Nuri'nin gidişini mi hissetti?", "Ah yoksa o da mı hasta oldu?" derken, daha Nuri'nin ölümünü yadırgayışımız geçmemişken gözümüzün önünde gitti dünya güzeli.

Hayvan beslemeyip de ne hissettiğimi anlayabilecek birileri varsa ne güzel, içinde sevgiye dair bir şeyler var demek. Besleyenler zaten bilirler üzüntünün ne kadar büyük olabileceğini. Hayvan beslemek; hiç büyümeyecek ve senden bağımsız kendi ihtiyaçlarını gideremeyecek, sevgisini esirgemeyecek bir bebeği yaşatmak gibidir. İnsana ve cana değer vermeyip de hayvana değer vermek olmaz, işin gösteriş veya psikolojik kısmıdır o. İnsandan canı yanıp da "hayvanlar daha iyidir insandan" diyenin sevgisinden şüphe ederim ben. Özde can sevgisidir aslolan...

Tüm bunlara istinaden, şu sıralar ve her zaman sebepsiz bir şekilde can kaybına, elini "bombaları atalım" diye kaldırıp savaşların yarattığı yıkımlara göz yuman, göz yummayı geçtim yarattığı eserlere bakıp da hala uyku uyuyabilen insanlar ölseydi bugün, daha yerinde olurdu sanki. Belki de bahsettiğim "can sevgisi" ile örtüşmüyor bu sözlerim ama hayır olay o değil. Şöyle ki; "can" sevmeyenin canı çıksın! Kalabalık etmesin, paylaşmayalım nefesimizi.

Güzel yürekli bir arkadaşımın 5 yaşından beri sorduğunu söylediği şu soru var aklımda: "Neden insanlar bir arada yaşayamıyor?"...

Bilemiyorum ki güzelim. Ah bilsem...

Saturday, January 3, 2009

Neden bilmem bu iptila

Murat Bardakçı'nın Habertürk'teki programı, "Tarihin Arka Odası" vardı bugün (tekrarı).

Pelin Batu'da eşlik ediyor kendisine ve tarihle ilgili konulardan bahsediyorlar. Anlamak zor oluyor bazen benim için, alık alık bakmıyor değilim ekrana. Pelin Batu'nun edebiyat/tarih konusundaki akademik bilgisine saygı duydum, o da bunu istiyor sanırım. Bir de Mehmet Turgut'un fotoğrafladığı Elizabeth Bathory (tarihin ilk kadın seri katili) serisindeki modelliği vardı görüp de "aferin sana kadın!" dedirten.

Neyse, programda sohbet aralarında İstanbul Üniversitesi'nde Devlet Klasik Türk Müziği'nde okuyan Yaprak Sayar isimli bir bayan, Nihavend makamından eserler seslendiriyor. "Neden bilmem bu iptila" isimli eseri seslendirirken Janti horlamaya başladı. Müzikten anlayan bir köpeğim var, ne güzel.





Arı abla

31.10.08 tarihinde çekmişim, hava güzel henüz.
Öğle arası, karnımızın gurultusunun dikine doğru abim ve bir arkadaşımızla uygun adım marş yürürken karşıdan karşıya bir arı geçmeye çalışıyordu.
Sinirliydi yanaşmadım.
Mazallah.

Friday, January 2, 2009

Nejat Talas ve Pervanem

Aylar aylar önce sabah işe giderken NTV Spor reklam afişlerini billboardlarda gördüğümde incelemek için arabamı sağa çekip uzuun uzuun hayranlıkla bakıp, icra ettiği mesleğinden tatminsiz her insan gibi "millet neler yapıyor yeaa" diyerek iç çektim, "sen hala şirketin genel giderlerini yüzde bilmem kaç düşürürsem başarılı olcam diye düşünüp tatmin ara..." diyee diyee söylenip hasetle yoluma devam ettim. Kendisi bu cümlenin öznelerinden olan "millet" olur.

İnsanın haset duyduğu biriyle tanışması çok acayipmiş, bir de bunu tecrübe ettim sayesinde. Nasip olan onun gibi fotoğraf çekmek olmadı, olamıyor öyle canın çekince. Hiç kapsamlı olmayan bir çekimde de modelinin üstüne saçları falan uçuşsun diye pervane tuttum. Harika tuttum ama pervaneyi, öyle dedi. Gurur duydum kendimle, kimse benim gibi pervane tutamaz böyle biline.

Meraklı amatör rolümü en güzelinden oynayıp çekim arasında karnımızı doyururken "Nasıl başladın fotoğraf çekmeyeee?" diye bir soru sordum bir ara, "Canım sıkılıyordu bir şeyler yapayım dedim" diye cevap alınca mideme bir ağrı saplandı, söylemedim ama. Canım sıkıldı mimar oldum, canım sıkıldı ressam oldum demek gibi bir şeydi bu çünkü.

Kendisini hasetle seviyorum, kral adam.

Canımı sıkıyor, o ayrı...
[edit: pervaneli fotonun telif haklarını vermedin ya, alacağın olsun (eheheh)]

Thursday, January 1, 2009

2bin9

Üzüntüleriniz pipiniz kadar küçük
Mutluluklarınız g.tünüz kadar büyük olsun
Sizi üzene noel baba koysun
Yeni yılınız kutlu olsun