Translate

Showing posts with label Fotoğraf. Show all posts
Showing posts with label Fotoğraf. Show all posts

Tim Flach ve Hayvan Portreleri

Tim Flach (1958, Londra, İngiltere) 25 yıla aşkın süredir fotoğrafçılık mesleğini icra eden bir isim. Kendisini öne çıkaran da alışılmışın dışında bir hayvan fotoğrafçısı olması. Bahsedilen vahşi yaşam fotoğrafçılığı değil, hayvanları stüdyoya getirip ekibiyle ve modellerin terbiyecileriyle beraber çalışıyor.

Çalışmalarıyla bir çok uluslararası ödülün sahibi olan Flach BBC'nin fotoğrafçılık belgeseline de konu olmuş.

Stüdyoda hayvanların tahmin edilemez ve kontrol edilemez hareketlerini fotoğraflamak için önceden nasıl bir çalışma yapılacağı titiz bir şekilde planlanarak hazırlanıyor çekimine. Portfolyosunda fillerden atlara, köpeklerden yarasalara bir çok hayvanla yaptığı çalışmaları izlemek mümkün.

Kendisinin komposizyonlarına ve portrelerin vuruculuğuna ilgisiz kalmak pek mümkün değil.

Daha fazlasını merak edenler için internet adresi: http://www.timflach.com/

Sitesinden alıntı bazı fotoğrafları:







Scintillation

Xavier Chassaing, genç Fransız yönetmen bir kimse, evde can sıkıntısından sanat yapan cinsten. "Tüm sahip olduğum, bir daire, küçük DSLR kameram, küçük bir bilgisayar ve küçük bir projeksiyondu."

35.000 adetin üzerinde fotoğraf çekerek oluşturduğu filminde, hareketli gibi görünen ama hareket kabiliyeti çok kısıtlı olan bir mekanizma kurarak her kare için 1 saniyelik uzun pozlama yapmış ve saniye başına 1 kare çekmiş. En iyi kameranın bile normal hızda çekim yaptığında bu tür bir hassasiyetle yarışamayacağını söylemiş kendisi. Ne de doğru demiş ve her şeyi kendi başına yapmış, 3 boyutlu animasyonu projektörüyle objelerin üstüne yansıtmış, mekanizmasını kurmuş ve sonuçta her şeyi düzenlemiş...

Uzerine de Fedaden kişisi müzik yapmış şahanesinden.
Sonucunda da ortaya şöyle de bir şey çıkmış:

"He's so great, maybe the greatest"... Richard Avedon


Bunu söyleyen fotoğrafın dedelerinden David Bailey olunca saygı duruşunu 1 dakika daha uzatmakta fayda var. Richard Avedon, 1923 yılında Amerika'da doğmuş Rus asıllı bir fotoğraf sanatçısı, 81 yaşında da objektifi kapamış.


Babasının hediye ettiği Rolleiflex kamerasıyla fotoğraf çekmeye başlıyor. Reklam fotoğrafları ilk profesyonel işleri ve 21 yaşında Harper's Bazaar'da çalışıyor. 22 yaşında ise kendi stüdyosuna sahip artık... Ardından Vogue ve Life dergileri için çalışıyor. Bir moda fotoğrafçısından çok çok daha fazlası olmuş her zaman. Bir kere moda fotoğraflarında anti-moda yaklaşımı mevcut. Sunulan kıyafetten ve modelden öte koleksiyonun duygusuna baktırmış, 'nasıl ya' dediğimi hatırlıyorum ilk izlediğimde.

Fotoğrafladığı her çehrenin kişiliğini, kurduğu iletişimle yansıtma lütfuna sahip doğmuş Avenon. Bu sebeptendir ki unutulmaz bir portre fotoğrafçısı olarak tarihteki yerini almış. Baskılarının büyüklüğü dillere destan, çalışmaları 8x10 feet yani (2,5x3 metre) boyutlarında olunca da günde bir baskı hazırlamış.

"A photographic portrait is a picture of someone who knows he is being photographed, and what he does with this knowledge is as much a part of the photograph as what he's wearing or how he looks." R.A.

Çektiği fotoğrafların dışında, ben çekildiği fotoğraflara baktıkça da ona hayranlık besliyorum. Gözlerindeki "seni görürüm" ifadesidir belki de, onca insanın kendinden başka bir şey olmadan onun fotoğraf karelerinde yer almasının sebebi.

Avenon, fotoğraflarıyla hayat tarihi dersi verir cinsten. Bilerek veya bilmeyerek yapmış... Tarih için de varolabilecek güzel kanıtları çıkarmış ortaya. En bilinen serilerinden biri, In the American West, web sitesinden izlemeniz tavsiye olunur. Özellikle babasının ölmeden önceki son 7 yılını içeren portresi de görülmeye değer. Democracy serisini bitermeye ise Avenon'un ömrü yetmemiş...

Çalışmalarına dair bazı fotoğraflarını paylaşıyorum. Bunların içerisinde Audrey Hepburn portesi de mevcut. Heykel kadar keskin güzelliği karşısında şu sözleri sarfetmiş Avenon;

"I am, and forever will be, devastated by the gift of Audrey Hepburn before my camera. I cannot lift her to greater heights. She is already there. I can only record. I cannot interpret her. There is no going further than who she is. She has achieved in herself her ultimate portrait."Bilmeyenlere afiyet olsun, bilenler bir daha baksın.

sırasıyla:
- Marlon Brando, 1951
- Audrey Hepburn, 1953
- Cher, 1974
- Major Claude Eatherly (Hiroshima Pilotu), 1963 Democracy serisinden,
- Barack Obama, 2004
(daha fazlası için; http://www.richardavedon.com/)























































Sessizliğe dair; Micheal Kenna

Micheal Kenna İsveç yapımı Hasselbrad marka 20 yıllık bir analog fotoğraf makinasıyla gece saatlerinde veya sabaha karşı tripodunu kurup, uygun kadrajı görüp deklanşöre basan ve sonrasında makinayı 30 dk ile 1 saat arasında uzun pozlamaya bırakıp kitabını okuyan, yemeğini yiyen, ağaçlarla konuşan İngiliz bir fotoğrafçı. Şuan San Francisco'da yaşıyor.

Sessiz sessiz çalışıyor ve sanki sessizliğin fotoğrafını çekiyor. Fotoğraflarında insan görmek neredeyse mucize denebilir öyle ki reklam fotoğrafları da buna dahil. 

Kenna'nın BMW reklam serisinden bir fotoğrafı

“I am not a paparazzi photographer. I don’t run out to a landscape and snap a picture and run away again. I like to know a tree, quite closely. I’ll often spend a long time circling the tree, getting to know it. In a sense I talk to the tree. I try to be very respectful and I like to go back to that same tree two years later, five years later, or as often as I can.”

Gözün göremeyeceği ama objektifin uzun pozlamayla yakalacabileceği hareketi yansıtmayı sevdiğini söylemiş bir röportajında ve diyor ki; “It’s almost like the camera is collecting residual memory. It’s unpredictable, you never know quite what you’re getting. I don’t like to be in control too much. I think it’s best if things happen irrespective of me or outside of what I’m doing. I think nature itself is such a beautiful phenomenon. Trying to control it all the time tames it somehow.”

Full Moonset, Chausey Island, France


Desert Clouds, Merzouga, Morocco

Manhattan Skyline, New York, New York, USA

Twenty One Fence Posts, Shirogane, Hokkaido, Japan

Çok uluslu banka HSBC'nin reklamlarında Kenna güzel bir seri yapmış, Türkiye'yi es geçmemişler.
(meraklısına tavsiye edilir: http://www.michaelkenna.net/)

Nikol'ün Huri'si, Nuri'si, Pinti'si

Küçük esnaf olma sevdasındaki maaşlı çalışanlardan olduğum için semtimizin Büfecisi Murat abi, DVD'ci Osman abi, Emlakçısı "Arabayı az daha sağa alsana ben de gireyim" abi ile bir hukukum var. Kuaförle yok, 2 sene önce bir kere saç kestirdim tavuk götüne benzedi saçlarım, bir daha selam vermedim ona. 
Bu hukukun bana verdiği yüzsüzlüğe dayanarak sokağımızın başındaki yıkık, perili olmadığına taş atarak emin olduğum köşkün akibetini öğrenmeye koyulmuştum bir ara. Araştırmalarım sonucu yaşlı ve inatçı bir teyzeye ait olduğunu, satmak istemediği için evin boş durduğunu öğrendim. Evet, tahminler doğru; turşusunu kuracakmış.

Sokağa gizemli bir hava katıyor sarmaşıklı perisiz köşk ama bunun ne bana ne de komşulara faydası olduğunu sanmıyorum. Bu durumdan faydalananlar; camlardan kuyruklarını sarkıtarak gelene geçene ıslık çalan ve içeride komün hayatı yaşadığından şüphelendiğim semtimizin kedileri. Ateş yakıp etrafında toplanıp kedi kurban eden satanist kediler bunlar, onların arasına ısrarla girmek istemeyip bizim evin bahçesine sığınan Nikol Kidmın ismindeki kedi anlattı her şeyi, paçayı zor kurtarmış. Ancak yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş kendisi. Daha 1 yaşına bile vardığını sanmıyorum, doğurdu. Bir yandan onu besleyip bir yandan Janti'nin gazabından koruduğum için belki de, hamile olduğunu bile anlamamıştım.

Bir sabah işe gitmek için evden çıktığımda önümden koşarak geçen sarı beyaz bir kedi gördüm. Alice harikalar diyarındaki Macide ben, beyaz kediyi takip ettim. Bir apartman girişinde Nikol ve ona yumulmuş kediler... Hikayemiz burada başlıyor aslında. Ev halkıyla bu gençleri keşfedince koruma altına aldık. Aşılar, ilaçlar, sütler, ciğerler... Camdan bakıp kedileri beslediğimizi gören Janti'nin kıskançlık iniltileri eşliğinde 3-4 ayda 4 kedili 1 köpekli bir aile olduk. Önceleri içi battaniyeli, karton kutudan bir gecekondu yaptı babam onlara, 3-4 saatte bir içine sıcak su dolu şişeler yerleştirdi. İsim de koyduk. 1'i dişi, 2'si erkek.

Huri, Nuri, Pinti.

Meme sevdalısı Huri

Yemek paylaşmayı sevmeyen Pinti

Delikanlı Nuri

Bir gün, gençlerden Pinti'nin nefes alıp vermesindeki sorun çekti dikkatimizi, veteriner ciğerlerinde sorun olduğunu ve eve almamız gerektiğini, bu soğukta kalırsa ölebileceğini söyledi. Aldık. Janti, evdeki kedi kokusu yüzünden krizlere girip kapılarda yatsa da durumu kabullenmek zorunda kaldı. Onunla yüzleştirmeden odama yerleştirdik Pinti'yi. Beraber uyuduk, oynadık, şırıngalardan ilaçlarını içirdim, hatta Nip-Tuck'dan 3 sezon eşlik etti bana meraklı gözlerle göğsümde yatarak. Fazla izlemiş olabilir çünkü iyileşince piçin teki oldu çıktı, sokaktan geçen kızlara camdan göz kırpıyor şimdilerde.


Ancak yatağıma işediği gün annem darbe yaptı odama ve oturma odasına taşındı Pinti. Bu kez cama kafasını süren kardeşlerine açtık pencereyi. Yerleştiler iyice, mamalar kedi kumları vs. Başlarda bakmak isteyen birileri olursa verelim diyorduk ama sonraları analarının boyuna geldikleri halde hala meme emen bu ergenleri birbirlerinden ve annelerinden ayırmaya gönlümüz razı olmadı. Pinti bir daha hastalanır diye korktuk bir de...
Biz onları ayırmayalım derken ve Pinti tekrar hastalanmasın diye üzerine titrerken hedef değiştirdi hastalık. Annemin gözdesi, kapının ardından Janti'ye meydan okuyan cengaver Nuri, bundan 2 gece önce hastalandı. Üstelik 2 gündür de Nikol eve hiç gelmedi. Nuri'ye fitiller, bakımlar, beslemeler çaba etmedi. Bu sabah öldü aslan delikanlı. Ne olduğunu anlayamadan gitti derler ya, o vaziyet.

Bugün onu bahçeye gömerken annemi sakinleştirmek mümkün olmadı hiç. Ağlamasını durduramadık, bir odaya kapandı çıkmadı saatlerce. Ev halkı duman olduk. Onu gömerken, Nikol geldi. Hareketleri yavaş, gözleri normalden çok az açılır vaziyette... "Ah Nuri'nin gidişini mi hissetti?", "Ah yoksa o da mı hasta oldu?" derken, daha Nuri'nin ölümünü yadırgayışımız geçmemişken gözümüzün önünde gitti dünya güzeli.



Hayvan beslemeyip de ne hissettiğimi anlayabilecek birileri varsa ne güzel. Besleyenler zaten bilirler üzüntünün ne kadar büyük olabileceğini. Hayvan beslemek; hiç büyümeyecek ve senden bağımsız kendi ihtiyaçlarını gideremeyecek, sevgisini esirgemeyecek bir bebeği yaşatmak gibidir. İnsana ve cana değer vermeyip de hayvana değer vermek olmaz. İnsandan canı yanıp da "hayvanlar daha iyidir insandan" diyenin sevgisinden şüphe ederim ben. Özde can sevgisidir aslolan...

Neden bilmem bu iptila

Murat Bardakçı'nın Habertürk'teki programı, "Tarihin Arka Odası" vardı bugün (tekrarı).

Pelin Batu'da eşlik ediyor kendisine ve tarihle ilgili konulardan bahsediyorlar. Anlamak zor oluyor bazen benim için, alık alık bakmıyor değilim ekrana. Pelin Batu'nun edebiyat/tarih konusundaki akademik bilgisine saygı duydum, o da bunu istiyor sanırım. Bir de Mehmet Turgut'un fotoğrafladığı Elizabeth Bathory (tarihin ilk kadın seri katili) serisindeki modelliği vardı görüp de "aferin sana kadın!" dedirten.

Neyse, programda sohbet aralarında İstanbul Üniversitesi'nde Devlet Klasik Türk Müziği'nde okuyan Yaprak Sayar isimli bir bayan, Nihavend makamından eserler seslendiriyor. "Neden bilmem bu iptila" isimli eseri seslendirirken Janti horlamaya başladı. Müzikten anlayan bir köpeğim var, ne güzel.





Arı abla

31.10.08 tarihinde çekmişim, hava güzel henüz.
Öğle arası, karnımızın gurultusunun dikine doğru abim ve bir arkadaşımızla uygun adım marş yürürken karşıdan karşıya bir arı geçmeye çalışıyordu.
Sinirliydi yanaşmadım.
Mazallah.

Nejat Talas ve Pervanem

Aylar aylar önce sabah işe giderken NTV Spor reklam afişlerini billboardlarda gördüğümde incelemek için arabamı sağa çekip uzuun uzuun hayranlıkla bakıp, icra ettiği mesleğinden tatminsiz her insan gibi "millet neler yapıyor yeaa" diyerek iç çektim, "sen hala şirketin genel giderlerini yüzde bilmem kaç düşürürsem başarılı olcam diye düşünüp tatmin ara..." diyee diyee söylenip hasetle yoluma devam ettim. Kendisi bu cümlenin öznelerinden olan "millet" olur.



İnsanın haset duyduğu biriyle tanışması çok acayipmiş, bir de bunu tecrübe ettim sayesinde. Nasip olan onun gibi fotoğraf çekmek olmadı, olamıyor öyle canın çekince. Hiç kapsamlı olmayan bir çekimde de modelinin üstüne saçları falan uçuşsun diye pervane tuttum. Harika tuttum ama pervaneyi, öyle dedi. Gurur duydum kendimle, kimse benim gibi pervane tutamaz böyle biline.

Meraklı amatör rolümü en güzelinden oynayıp çekim arasında karnımızı doyururken "Nasıl başladın fotoğraf çekmeyeee?" diye bir soru sordum bir ara, "Canım sıkılıyordu bir şeyler yapayım dedim" diye cevap alınca mideme bir ağrı saplandı, söylemedim ama. Canım sıkıldı mimar oldum, canım sıkıldı ressam oldum demek gibi bir şeydi bu çünkü. Kendisini hasetle seviyorum, kral adam. Canımı sıkıyor, o ayrı... [edit: pervaneli fotonun telif haklarını vermedin ya, alacağın olsun (eheheh)]

2bin9

Üzüntüleriniz pipiniz kadar küçük
Mutluluklarınız g.tünüz kadar büyük olsun
Sizi üzene noel baba koysun
Yeni yılınız kutlu olsun

otuzbiraralıkikibinsekizçarşamba falı

Ergenlik üstümüzde gezerken, sevdiğinin ismini/soyismini, altına kendi ismini/soyismini, altına o günün tarihini yazıp en baştan başlayarak, harfleri sayarak rakamsal bir dizin oluşturur, bu rakamları bir soldan bir sağdan iki basamaklı olana kadar toplar ve sonucunda sevgilinin duyduğu sevginin 100 üzerinden kaç puana denk geldiğini bulurduk.

- Seninki %'de kaç seviyor çıktı? 
- % 87 !
- Ne güzel ya benimki % 36 çıkııooo...

İsimlerin ve tarihlerin bir duygu durumuna doğrudan etki edebileceğini düşündüğümüz yetmiyormuş gibi bir de aşkı istatistiklerle kategorize ediyormuşuz. %'de 100 sevilebilmenin mümkünatsızlığının farkındaymışız demek ki, o yüzden 2 basamaklı olana kadar sürdürüyorduk sanıyorum rakamları toplamayı. Belki genç %'de 1000 seviyor sanane. Buna aklımız eriyormuş demek. Helal bize. Peh.

Şimdilerde de daha popüler yöntemler kullanıyoruz yaşımız gereği. Telvelerden kısmet aramanın otuzbiraralıkikibinsekizçarşamba falından bir fark da yok ama o ergenler büyüdük, tarotçu, telveci olduk. Yoksa gülerler adama sağda solda istatistik tutarken görülürüz mazallah. Kahveleri içip çeviriyoruz. Nescafeden denersen olmaz, "Türk Kahvesi olacağdı.". İşin sonunda hep hayata dair beklentilerimizin ne kadar karşılanıp karşılamayacağı konusundaki kaygı var malum.

* Deve sırtında yükle gelecek mi?*
 * Aşk kapıyı çalacak mı?*
 * İçindeki sıkıntı aydınlığa kavuşacak mı?*

Bırak allasen!

Kahve falı demişken "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti" Afiş Projesi'nde 1.lik alan, Aykut Grer'e ait bu güzel afiş aklıma geldi (hayır tabiki konuyu bağlamaya çalışıyordum). Turkish delight da yerli yerinde.

Beklentilerle dolu yılbaşı mailleri geliyor. Tamam hak veriyorum iyi niyetlerde bulunmanın gücünü küçümsemiyorum ama güzelim Santa Claus'u şebek Noel Baba'ya çevrildiği mailleri imha ediyorum. Ne enteresan bu yılda da huzur, mutluluk falan bekliyormuş herkes. Daha buldum diyenini görmedim. Hayattan sürekli bir şey beklerken karşılığında 'hiçbir şey' vermeyi arzulayarak yaşıyoruz, ne güzel. Biz insanlar harikayız canım. Yoksa şüphen mi var?

Köpeğime baktım dün şöyle bir... Yeni yılda daha çok dışarı çıkmak, daha çok yemek, daha çok oyun oynamak, daha az sıçmak, mümkünse çiftleşmek istiyor. Çok da hayvanca bulmadım isteklerini, "bizden bir farkın yokmuş oğlum" dedim, geçtim.

Bu yıl da durmadan quote sevdama yenik düşeceğim. Daha iyisini söyleyebilsem dakika durmam ama hazır söylenmişi var burada:

"In the end, it's not the years in your life that count. It's the life in your years." A.Lincoln

En güzel Nü'ler Sascha Hüttenhain'dan geliyor...

Modellerini cıscıplak fotoğraflayan Alman bir fotoğrafçı Sascha Hüttenhain.

Yaptığı iş fevkalade zor zira fotoğrafladığı kadınlar çok çekici ve güzel, bir süre sonra bir kadın doğum doktoruymuşcasına bunca çıplaklıktan tahrik olmadığını sanıyorum tabi tercihlerinin de bu yönde olduğunu düşünürsek. Yani oluyor da olabilir bizim için bir mahsuru yok, fotoğrafları bu kadar estetik oldukları sürece. Evet bu noktada içimdeki magazin muhabiri konuşuyor olabilir.

Siyah-beyaz çalışmayı tercih ediyor, web sitesi bile siyah beyaz. Görebileceğiniz bir çok nü fotoğrafında ön planda erotizmi değil estetiği tutuyor ve bunun için de sporcularla çalışıyor. Web sitesini ziyaret ederseniz köprü kurmuş ancak tamamen çıplak kadınlarla karşılaşacaksınız. Haydi Heidi Haydi Klum'a köprü kurdurun kolaysa.

İlk fotoğraf favorim.





(daha fazlası için: http://www.huettenhain.com/)

Bazıları kasvet sever

Bir fotoğrafçı büyüğüm, fotoğrafta kişinin kendi tarzının oturması için fotoğrafa bakıldığında kim tarafından çekildiğinin anlaşılmasının kendini tekrar etmediği sürece o fotoğrafçı için özgünlük ifade edebileceğini söylemişti. Hollanda'lı fotoğrafçı Bianca Van der Werf'in çalışmalarına baktığım zaman bende hemen her fotoğrafı benzer bir his uyandırıyor ve sanırım bu da onun özgünlüğünden kaynaklanıyor.

Ya da ben psikopatım ve bu fotoğraflar içimdeki seri katili besliyor. Çalışmalarındaki gerilimin yoğunluğu kimini rahatsız edebilir ama ben fotoğraflarına bakmaya bir türlü doyamıyorum. Derinliklerinin, kasvetinin ve bıraktığı izlerin hayranıyım.

pilgrimage

to the other side
cleaned
strength
the last walk

(daha fazlası için: http://www.biancavanderwerf.com/)

Bütün fotoğraflar birbirleriyle akrabadırlar

"Bütün fotoğraflar birbirleriyle akrabadırlar; konuları, teknikleri ve biçemleri ne olursa olsun; birgün sonsuzda kesişeceklerdir. Stüdyoda çekilmiş bir portre veya savaşta yerle bir olmuş bir şehir fotoğrafı, filmin yüzeyini aynı "fiziksel" biçimde etkiler ve her yeniden okuma sürecinde bugünün iki boyutundan, dünün üç boyutuna göndermede bulunurlar." Merih Akoğlu

Bronz askerler projesinden;

(daha fazlası için; http://www.merihakogul.com/)

Reel masalların fotoğrafçısı Grace Weston

Kendini ifade etmenin binbir yolundan birisi fotoğraf, üstelik bu yolu kullanan kişi için binbire ayrılan yolları da var. Nedenmiş efendim? Çünkü üretkenliğin sınırı yok. Buna örnek olarak da Amerikalı bir kadın fotoğrafçı olan Grace Weston'un fotoğraflarını göstereceğim.

Bu kadın, çocuk aklımızın dünyasını kullanarak bir yetişkin gözüyle yetişkinlere iç karartmadan; yalnızlık, korku, endişe, merak gibi duyguları mizahi ve apaydınlık karelerde kurgulayıp sunuyor. Photoshop programını yalnızca oyuncaklara istediği duruşu verebilmek için kullandığı ipleri silmek için kullanıyor yani yaptığı işlerin tamamı orijinal görsellerden oluşuyor. Buradan anlayabileceğimiz üzere kompozisyonu oluşturmak için fotoğrafı çekmekten çok daha fazla emek harcıyor.

Kendisi bence, stüdyosunda oyuncaklarla kurguladığı bir dünyayı reel masallarmış gibi fotoğraflayarak sunma becerisi ile harika bir fotoğrafçı!
Her fotoğrafına bir hikaye yazma isteği ile beni yanıp tutuşuran sen!... Gıreys! Buradan sana öpücüklerimi gönderiyorum. ay lav yuu gıreeeys ay lav yuu gıreeeys...

Evlilik terapisi;


Ava giden avlanır;


Rutinler ve bilinmezlikler üzerine;

(daha fazlası için elle: www.graceweston.com)