topraklarında kaybolan ilk sinek ben değilim. ışığını kaybedip pervaneye doğru kanat çırpan ilk kanatlı ben olamam. benim realitem kendi karanlığından çıkmayı başarıp yeniden doğmak üzerine kurulu. doğduğumda kelebek olmak gibi hayallerim elbette var ama eğer bir sinek olarak doğacaksam da şartlarım var. bu şartların ne olduğunu bilmiyorum. şartlarım, olmaları gerektikleri için varlar. ya da ne olduklarını bilmediğim için cevap veremiyorum. yeniden doğmam lazım çünkü mevcut halimle yaşamak artık dayanılmaz olmaya başladı. her şeyin bu andan ibaret olduğunu bilmek ama anın içinde sürekli içe doğru çökmek gibi hislerim. ne hissettiğimi anlamaya çalışırken anlar birbirini kovalıyor ve ben yine geç kalıyorum. gömülüyorlar ve beni ağırlaştırıyor hatta donduruyorlar. vücudumda akmayı bir türlü öğrenememiş enerji blokları olarak varlıklarını asla unutturmayıp beni sürekli onların olmadığı bir hayatı düşleme konusunda mecbur bırakıyorlar. daha iyiyi daha güzeli düşlemek o kadar çok zamanımı alıyor ki, bu düşleri gerçekleştirmek için hiç enerjim kalmıyor. hissetmek için kendine ne hissettiğini soran bir insan ölmüştür sayılır zaten sanıyorum. ağır işleyen bir kazan dairesi gibiyim. hiç işlemiyor değilim. hem bir sinek hem de bir kazan dairesi olmak ne demek biliyor musun? bu soruyu yönelttiğim biri olduğunu zannetmek mesela? ağır işçinin işleri bunlar hep. bir özgürün uğraşacağı konular değil. yazdıkça yaşadığıma dair umutlanmak ve düşlerin içerisine ‘ilerde’ olabileceğimi düşlediğim şeylere bir yenisini ekleyip geleceği beklentilerle dolu bir çöplüğe dönüştürmek ve bir çöplük olarak gördüğün bir yere erişme konusunda gayret gösterememek gibi görevlerim var.
-
Mayıs 31, 2017
Translate
Ol'an kelebek
Günlerdir evde değilim, geldiğimde duvara konmuş bir kelebek ile karşılaştık. Odamdaydı. Odam koridorun en sonunda, başında ise salon var.
Bir çorba ısıttım, biraz da ekmek kızarttım. Ekmeğin üzerine gravyer eriterek ne kadar şımarık olduğumu düşündüm bir yandan. Gravyer alacak lüksü haydi kendime layık gördüm de kızarmış ekmeğin üzerine eritmek jakuziyi sütle doldurmaktan hallice oldu sanki. Kaşar bulamadım gravyer yedim sevgili Madam Antoinette, nasıl da haklıymışsınız meğer önerinizde.
Salona oturduğumda düzenimi bir daha kalkmamak üzere oluşturmaya gayret ettim, bilgisayarımın şarjını takıp okuma ihtimalim olan kitapları yakınıma koydum. Giriş katındaki evimin pencerelerini, gözetlenme ihtimaline mahal vermeyecek şekilde tül ve güneşlik perdelerimle milimetrik sürükleme hareketleri yaparak örttüm. Bir adım geri giderek, odayı havalandırmak adına sineklik olan pencereyi açık bırakmayı başarmıştım ve buna rağmen hiçbir yerden dışarının görünmeyeceği şekilde ayar çekmiştim. Kendimle gurur duyarken bayram süresince nefsime istediğini yemek konusunda sınırsız erişim sağladığım için hızlıca büyümüş güzel kalçalarımı fazlasıyla yumuşak koltuğuma serdim. Kendi kalçalarına güzel der mi insan demeyin, başkasında görsem dokunmak isterdim ve üstelik bunun hiçbir hastalıklı yanı yok.
Çorbamdan bir yudum aldım, ekmeğimden de bir ısırık… derken kelebek efendi teşrif buyurdular salona! Uzun zaman yalnız kalmak kolay değil hak veriyorum, ışığı görünce gelmiş olmalı. Salonda köşe bucak gezinmeye başladı zat-ı muhterem ve birden gözümün önünden kayboldu.
Sonra odanın ortasında olmadık bir anda yeniden belirmesi Narnia’ya gidip uzun ve mutlu bir hayat yaşadıktan sonra yarım kalan menkıbesini tamamlamak üzere geri geldiğine beni inandırdı.
Bu esnada önce ondan ezici derecede üstün olduğum sanrısına aldanıp insanlaştım. Büyüktüm, ellerim vardı ve kocaman ağzımla gravyerli ekmeğimi yutuyordum. Pencereyi açarsam gidebilirdi, istemezsem kısa ömrünün sonuna kadar bu evden başka bir yer göremezdi sinekten bozma kelebek cinsi olan bu hayvancağız. Bir hareketimle ölüp gidebilirdi ayrıca.
Bir yandan başka bir duyguya kapıldım. Davetsiz ve yolunu kaybetmiş görünen oydu ancak benden daha özgür olduğunu hissettim. Bir anda fevkalade kıskandım onu, hayatı gereksiz onlarca detayla dolu değildi ve bilinci sanıyorum yalnızca olmak üzerine vardı. Yalnızca uçuyordu, üzerinde kumaş ağırlığı yoktu. Gözetleyen komşular, sulaması gereken çiçekler, ödemesi gereken kira veya eritmesi gereken bir bayram poposu yoktu. Sadece ama sadece uçuyordu, ışığa yaklaşıyor sonra uzaklaşıyor sonra mutfağa gidiyor, bir şeye dikkat kesilip birden duraklıyor yine gözden kayboluyor ve geri geliyordu. Ol’an kelebek özgürdü.
-
Aralık 24, 2016
-
Aralık 24, 2016
hope'um patladı
Patlattılar, hiç bir şey yapamadım. Öyle baktım kaldım.
Top'arlayamadım.
Güne nasıl başlanır, güne nasıl devam edilir, güne nasıl dayanılır unuttum.
Unutuyorum.
Yeşermeye çalışıyorum. Topraklar kupkuru. Suluyorum suluyorum yine suluyorum yine kuru.
Kurutuyorum belli ki. Bir kaynak arıyorum. Böyle, bir fışkıracak ki bir daha kurutmak kimsenin elinden gelmesin.
Hope'umun patladığını hatırlamak bile mümkün olmasın.
İçimdeki 'Yapma' sesi, yerini 'işte böyle' ile değiştirsin.
Beni delirten, beni kendimden çıkaran sesler, hiç olmasın. Her ses, kendime döndürsün beni. Her hareketim emin bir yerden gelsin. 'Acaba'lar tükensin. Emin olsun adım. Her adımım emin olsun.
Gördüklerim, gerçek mi? Bunca gördüğüm akıp gitsin içimden. Müzik hiç susmasın. Sustuğu anda ölüyorum. Ölmek değil, yaşamak istiyorum. Kana kana sevmek istiyorum ve artık yalnızca bir kez ölmek istiyorum.
Hayır sesine gerek bile olmasın.
Evet'lerimi duyayım.
Haykırsın evetler.
Eveeet,
eveeeet, eveeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeweeeeeeeeeet!
Yaşamaya evet.
Subscribe to:
Posts (Atom)