Translate

Çılgın bir film, "La Antena"


"Bir zamanlar bir şehir varmış, birisi gelmiş ve bu şehirde yaşayanların seslerini almış. Hiç kimse bu durumdan şikayetçi olmamış... " diye başlıyor 2007 Arjantin yapımı bir dram olan La Antena. Yönetmeni de Esteban Sapir ve film İspanyolca.

İzlediğim en ilginç filmlerden biriydi, belki de ben yeterince film izlememişimdir. Her sahnesinde ayrı bir gönderme var ve toplumsal tepkisizliğe deyim yerindeyse giydirilmiş. Bu tanıdıklıktan mıdır nedir, kendimi pek bir tepinirken buldum ekran başında. Mr. TV filmin kötü karakteri, sesi olmayan insanları televizyon aracılığı ile hipnotize ederek patentindeki ürünlerin tüketilmesini sağlamak, kitleleri kontrol altına almak çabasında. Bu arada filmde tek bir kişi dışında kimsenin sesi çıkmıyor. İnsanlar konuşurken ekranın bir kısmında ağzından çıkanlar yazı olarak geçiyor ve gerçekten harika müzikler var. Film dışında soundtrack olarak bulmak da pek mümkün olmadı ne yazık ki.

"Seslerimizi aldılar ama hala kelimelerimiz var."

otuzbiraralıkikibinsekizçarşamba falı

Ergenlik üstümüzde gezerken, sevdiğinin ismini/soyismini, altına kendi ismini/soyismini, altına o günün tarihini yazıp en baştan başlayarak, harfleri sayarak rakamsal bir dizin oluşturur, bu rakamları bir soldan bir sağdan iki basamaklı olana kadar toplar ve sonucunda sevgilinin duyduğu sevginin 100 üzerinden kaç puana denk geldiğini bulurduk.

- Seninki %'de kaç seviyor çıktı? 
- % 87 !
- Ne güzel ya benimki % 36 çıkııooo...

İsimlerin ve tarihlerin bir duygu durumuna doğrudan etki edebileceğini düşündüğümüz yetmiyormuş gibi bir de aşkı istatistiklerle kategorize ediyormuşuz. %'de 100 sevilebilmenin mümkünatsızlığının farkındaymışız demek ki, o yüzden 2 basamaklı olana kadar sürdürüyorduk sanıyorum rakamları toplamayı. Belki genç %'de 1000 seviyor sanane. Buna aklımız eriyormuş demek. Helal bize. Peh.

Şimdilerde de daha popüler yöntemler kullanıyoruz yaşımız gereği. Telvelerden kısmet aramanın otuzbiraralıkikibinsekizçarşamba falından bir fark da yok ama o ergenler büyüdük, tarotçu, telveci olduk. Yoksa gülerler adama sağda solda istatistik tutarken görülürüz mazallah. Kahveleri içip çeviriyoruz. Nescafeden denersen olmaz, "Türk Kahvesi olacağdı.". İşin sonunda hep hayata dair beklentilerimizin ne kadar karşılanıp karşılamayacağı konusundaki kaygı var malum.

* Deve sırtında yükle gelecek mi?*
 * Aşk kapıyı çalacak mı?*
 * İçindeki sıkıntı aydınlığa kavuşacak mı?*

Bırak allasen!

Kahve falı demişken "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti" Afiş Projesi'nde 1.lik alan, Aykut Grer'e ait bu güzel afiş aklıma geldi (hayır tabiki konuyu bağlamaya çalışıyordum). Turkish delight da yerli yerinde.

Beklentilerle dolu yılbaşı mailleri geliyor. Tamam hak veriyorum iyi niyetlerde bulunmanın gücünü küçümsemiyorum ama güzelim Santa Claus'u şebek Noel Baba'ya çevrildiği mailleri imha ediyorum. Ne enteresan bu yılda da huzur, mutluluk falan bekliyormuş herkes. Daha buldum diyenini görmedim. Hayattan sürekli bir şey beklerken karşılığında 'hiçbir şey' vermeyi arzulayarak yaşıyoruz, ne güzel. Biz insanlar harikayız canım. Yoksa şüphen mi var?

Köpeğime baktım dün şöyle bir... Yeni yılda daha çok dışarı çıkmak, daha çok yemek, daha çok oyun oynamak, daha az sıçmak, mümkünse çiftleşmek istiyor. Çok da hayvanca bulmadım isteklerini, "bizden bir farkın yokmuş oğlum" dedim, geçtim.

Bu yıl da durmadan quote sevdama yenik düşeceğim. Daha iyisini söyleyebilsem dakika durmam ama hazır söylenmişi var burada:

"In the end, it's not the years in your life that count. It's the life in your years." A.Lincoln

Big Fish

Tim Burton'dan büyüklere masallar... Yeni bir film değil, farkeder mi? Casting'i saygıdeğer, 2003 yapımı bir film Big Fish. Edward Bloom karakterinin gençliğini Ewan McGregor oynamasaydı hatırım kalırdı.

Sandra Bloom karakteri

Jessica Lange (yaşlı Sandra) ve Alison Lohman (genç Sandra)

Edward Bloom karakteri
Albert Finney (yaşlı Ed) ve Ewan McGregor (genç Ed)

Spoiler vermemeye çalışarak filmden aklımda kalan bazı replikleri yazıyorum.
Şöyle ki:

*Bir cadının öğütü: "The biggest fish in the river gets that way never being caught"
Gözümüzde büyüttüğümüz nice insanın, duygunun büyüklüğünü aslında ulaşılmaz ve tekrarlanamaz oluşundan aldığını hatırlatır cinsten bir öğüt. İyi geliyor düşündükçe.

**Alnının çatındaki sivilcesiyle hayatının aşkıyla karşılaşan Ed'ten geliyor: "They said when you meet the love of your life, time stops. What they don't tell you is that once time starts again, it moves extra fast to catch up." Güzel şeyler çabuk biter Edward, bilmiyor muydun...

* **"I discovered that most things you consider evil or wicked are simply lonely and lacking in social niceties."
Kötü bildiklerimizİ değerlendirirken olur da merhamet göstereceğimiz tutarsa "kimse kötü doğmaz" deriz ya zaman zaman, ondan işte.

Güzel filmdir. Masalları gerçeklerden çok sevenlere özellikle tavsiye edilir.

big fish

you might be a big fish
in a little pond
doesn't mean you've won
'cause along may come
a bigger one

(Coldplay-Lost)